19 Temmuz 2017 Çarşamba

Dünyada ilk defa iki el nakli birden yapıldı

Bilim coştu,

Dünyada ilk defa bir çocuğa, iki el nakli birden yapıldı. Kahramanımızın adi Zion. Afrika kökenli 10 yaşında. Daha bebek iken geçirdiği bir bakteriyel rahatsızlık dolayısıyla hem böbreklerini hemde ellerini kaybetti. Kan zehirlenmesi (Sepsis)`in ölümcül sonuçlarını önlemek için elleri kesilen Zion, tam 6 yıl elsiz yaşadı. Böbrek nakli ameliyatında donör ise annesiydi.

ABD Philadelphia hastanesi doktorları, nakilde yaşanacak zorluklardan en büyüğünün beyinin, el ile koordine kuramaması endişesi olduğunu düşünseler de bu riski göze aldılar. Önce psikologlar ve sosyal hizmet uzmanları ile bir yıl boyunca ameliyata hazırlanan çocuk, 11 saat süren ameliyatın sonucunda yeni ellerine kavuştu.

Ameliyattan 8 ay sonra kalem kullanmaya başlayan çocuğun iki yıl içerisinde de vücudu birkaç kez nakledilen eli kabul etmeme girişiminde bulundu ise de doktorlar ilaç dozlarını artırarak sorunu çözdüler. Beynin ise el ile koordinesi de sorunsuz sağlandı. Ameliyattan 18 ay sonra ise yemek yeme,yazma, makas tutma gibi işleri yapmaya başlaması Zion`u mutlu etti. Çok iyi beyzbol seyircisi olan çocuğun en büyük hayali beyzbol sopasını tutması ve ilk topu atması ise geçen yıl oldu.

Zion`un elleri kendi büyüdükçe de büyüyecek. Tek yumurta ikizlerinde bütün uzuvların nakli çalışması daha önce başarılı olmuştu. Bu şekilde bacak nakli tıp tarihinde mevcuttur. Fakat bir yabancıdan iki elin birden nakil edilmesi, beyin ile uyum sağlandırması, vücut geliştikçe elinde gelişecek olması dünyada ilk defa başarıyla gerçekleştirildi.

2000 yılında bir yetişkin erkeğe el nakli yapılmış, 3 yıl sonrada Viyana`da bir dil nakli, Fransız bir kadına ise ölü bir donörden ağız ve burun nakli başarıyla yapılmıştı. 2014 yılında Güney Afrikalı bir gence penis nakli yapılmış ve bu genç birkaç ay sonra ise yeni penisiyle baba adayı olmuş ve çocuk sahibi olmuştu.

Tıpta ki bu muhteşem gelişmeler, ihtiyacı olan herkesin yaşam kalitesini artırmaya ve hayallerini gerçekleştirmeye devam edecek . Bu başarıya imza atan doktorları içtenlikle kutluyoruz.

Özgün Çeviri : İnanç Kaya

Kaynak : http://www.spiegel.de/wissenschaft/medizin/aerzten-werten-erste-doppeltransplantation-von-haenden-bei-kind-als-erfolg-a-1158617.html

13 Temmuz 2017 Perşembe

İstenilen Geni Kesip, Yerine Yenisini Koyacak “Gen Makası” Bulundu.

Yeni Dünya Düzeni Şimdi Başlayacak,

İstenilen Geni Kesip, Yerine Yenisini Koyacak “Gen Makası” Bulundu.

Konuya yabancı olanlar için en kısa biçimiyle Gen, kalıtımdır. Anne-babadan çocuğa geçen her şeyin kodlanmış halidir.  Kalıtımın temel fiziksel ve işlevsel birimidir. Her gen, protein veya RNA molekülü gibi özel bir işlev taşıyan kromozomların belli bir noktasındaki nükleotid dizilerinden (gen) oluşuyor.

Bu dizilim bazen mükemmel olmuyor. Kalıtsal hastalıklar, ebeveynlerden çocuklara geçen gen bozukluğundan kaynaklanan hastalıkların hiç de azımsanmayacak kadar çok olduğunu biliyoruz. İşte bu hastalıklı genlere müdahale eden genetik araştırmacılar, arızalı geni keserken hem büyük sorun yaşıyor hemde maliyetinin çok yüksek olmasından dolayı rahat çalışamıyorlardı.

Cutter CRISPR/ Cas 9 denilen bir genetik malzeme ile hem çok kolay hemde mükemmel bir doğrulukta istenmeyen gen kesimi yapıp, yerine sağlam geni koyabiliyorlar. Bu yeni teknik dünya çapında büyük yankı uyandırdı. Artık kârlı genetik değişimler, bu buluş sayesinde her türlü bebek siparişinin verilebileceği günler yakındır. Hatta bir insanın bu metotla tamamen yeni genler kullanarak baştan yaratabilirsiniz diyen araştırmacılar, bu buluşun heyecan verici ve sonsuz çalışma alana sahip olduğunu vurgulamayı da ihmal etmediler.

Uzun bir süre, genlerin değiştirilmesi ya da genomda genlerin düzenlemesi oldukça zahmetli ve pahalı olmuştu. Birde tam olarak doğru gen parçasını kesip ve gerekirse değiştirebilecek yöntemler her zaman istenilen performansı vermiyor, bazen sonuç hüsran oluyordu.

Yine de genetik araştırmacılar, özellikle gen tedavisi üzerinde çalışmalar yaparak özellikle kanser hastalıkları ve diğer yan etkileri ile birçok başarılı çalışmaya imza attılar.

Birkaç yıl önce, araştırmacılar heyecan verici bir keşif yaptı. Her zaman ki gibi doğadaki canlılardan, bakterileri incelemek ve onların gen onarımında ve gen işgali sırasında kullandıkları yönteme dikkat etmek ile müthiş bir taktiği keşfetmiş oldular. Bakteriler, kendilerinde gen onarımı için makas gibi bir alet kullanıyorlar. Bu aletin adi CRISPR. Gen`de tam istenilen harfi mükemmel yakalayıp çıkarabiliyor.

Hiçbir kayma, yanlış kesme riski olmadan hemde. DNA`dan artık çok ucuz bir maliyet ile gen değiştirme, yerine yeni, sağlıklı geni koyma artık çok kolay. Sadece bu değil, enzim Cas9 ile birlikte insan DNA`si baştan sona düzenlene bilinir.

Bu yöntem ile nasıl ki bilgisayarda istediğimiz bilgiyi, kopyala yapıştır yapıyor isek, genetik araştırmacılarda bu kadar basit bir şekilde genler ile oynayabilecek.

Şimdiye kadar bu yöntem ile Alzheimer, tüberküloz, anemi, kas hastalıklarına kadar bir çok hastalığı,  insan genomunda kesip yerine sağlam genleri koymayı başardılar.


Çeviri : İnanç Kaya




10 Temmuz 2017 Pazartesi

Pahalı Gen Tekniklerinin Yaptığını, Sirkede Yapabiliyor

Asetik Asit ile tedavi edilen bitkiler, kuraklığa karşı daha dirençli hale geliyor. Riken araştırma enstitüsünde ki Japon bilim insanları özellikle pirinç, buğday, mısır`ın sirke ile müdahale edildiği zaman, uzun kuraklık dönemleri ile baş edebildiğini ve verimde düşüş kaybının çok az yaşandığını tespit ettiler. Uzun süreli kuraklık dönemlerinde bu uygulamanın mahsul alımında çok başarılı olduğunu garanti ediyorlar. Pahalı ve son teknoloji ile geliştirilmiş gen laboratuvarlarında genetik teknikler ile farklı türden bitkiler daha dirençli hale getirile bilinir, fakat bu teknoloji her ülkede mevcut değildir. Dolayısıyla pahalı gen teknikleri yerine sirke kullanımı mahsullerinizi, özellikle kuraklıklarda verimli hale getirecektir.

Asetik Asit organik bir asittir. Sirkeye eksi tadını ve kokusunu verir. İşte sirke bu asetik asitin yaklaşık, %5 inceltilmiş halidir. Japon bilim insanlarının yaptığı araştırma ve deneylere göre ise kuraklık döneminde bitkilerin ömrünü uzatmada maliyeti çok uygun bir yöntem olarak kullanıla bilinir.

Bitkileri asetik asit ile tedavinin detaylarını Riken araştırma enstitüsünde bu araştırmayı yöneten ekibin başında ki bilim insanı Jong-Myong Kim şöyle açıklıyor : Asetik asit ile bitkinin teması, yeni bir biyokimyasal süreç yaratıyor. Normal koşullar altında, insanlar, hayvanlar ve bitkiler bünyelerindeki şekeri parçalayarak kendilerine enerji üretirler. Aşırı kuraklık altında bitkiler, bünyesinde bulunan şeker enzimini ( hda6 enzimi ) devre dışı bırakır. İşte Asetik asit barındıran sirke ise bitkide “Jasmonat” denilen ve stres reaksiyonları ve bitki büyümesinden sorumlu bir hormonu harekete geçirir. Jasmonat hormonu aktif olan bitki ise daha az stres ile ve olumsuz doğa koşulu olan kuraklık ile daha iyi başa çıkar.

Kısacası,sirke,bitkilerde bulunan iki metabolik yol arasında anahtar görevi görüyor. Bunun için bitkiye sirkenin uygulanması şu şekilde : Asetik asit, başka organik asitler ve saf su ile bir karışım elde ettiler. 14 gün susuz kalmış bitkilerin köklerini bu karışım ile suladılar. Kurumakta olan bitkilerin %70`ini bu yöntem ile kurtardılar. Fakat sadece su ile hayata döndürülmeye çalışılan bütün bitkiler ise kurudular.


Çeviri : İnanç Kaya

Kaynak : http://www.spektrum.de/news/pflanzenwelt-essig-hilft-offenbar-pflanzen-bei-trockenheit/1478349

Timsahlara Tavuk Muamelesi,

Doğaya ve öteki canlılara hakimiyetimiz ve vahşi yaşamı bile kontrol edebildiğimiz konusuna Tayland`da ki “Timsah Çiftlikleri” iyi bir örnektir.

Fotoğraflarda da gördüğünüz gibi önce yumurta olarak sıcaklığı uygun kuluçka dönemi ve daha sonra yumurtadan çıkarılıp, yeşile kaçan rengi ile sünni oluşturulmuş göllere bırakılıyor. Toplamda her yıl, 1 milyon 2 yüz bin timsah bu şekilde çiftliklerde yetiştirilip kesiliyor. Derileri çanta ve kıyafet, etleri de poşetlenip satılıyor. Sadece Tayland`da değil, Vietnam, Zimbabve ve diğer Afrika ülkelerinde de timsah çiftlikleri oldukça yoğun.

Sadece Tayland`da bin adet timsah çiftliği var. Kuluçkadan mezbaha süresi boyunca hiçbir hijyene dikkat edilmediği gibi beton aralarına sıkışan timsahlar ölüme terk ediliyor, sıcakta susuzlukta canlı canlı kavruluyor ya da derisi diri diri soyuluyor. Bu hayvanlara yapılan işkenceye karşı çalışma yapan Vahşi Hayvanları Koruma Derneği Peta`nın bu konuda hiçbir gelişme kaydedememesi de bu ülkelerin hayvan hakları konusunda kanunlarındaki zayıflıktan kaynaklanıyor.

Timsah derisinden yapılan süs eşyaları ve çantalara büyük talep gösteren kadınlar, bu uğurda ödedikleri, bin eurodan başlayan fiyatlar ile bu sektörün canlı kalmasını sağlıyor. Timsah Etinin kilosu da 7,5 euro`dan satılıyor.

Her ne kadar bizlere çok vahşice geliyor olsa da aynı şekilde kuluçkadan mezbahaya Çinlilerin köpek yetiştirdiği, Taylandlıların timsah yetiştirdiği gibi, bizde koyun, inek, tavuk yetiştirip aynı acımasızlığı uyguluyoruz. Özellikle işkenceden nasibini alan, kazlar`ın ciğerinin gırtlaklarına canlı canlı, boru sokulup bir çengel ile sökülmesine karşı Avrupa`da kaz ciğeri satan dükkanların önünde sık sık, Hayvan Hakları Dernekleri tarafından gösteriler yapılıyor.

Bazı ülkelerde ise maymunlar masanın ortasındaki deliğe kafası sıkıştırılır ve kafatası hayvan daha canlı iken açılır. Beyni pipetler ile insanlar tarafından emilir. Hayvanin o esnada çığlık atmasına ise aldırılmaz.

Bu acımasızlığımızın tek suçu elbette aşırı insan nüfusu değildir. Hiç birşeyde ayarı tutturamayan, bencillikte sınır tanımayan insanoğlunun, et yemede de ayaranı tutturmasını ummak, sanırım hayalperestliğin en saf hali olacaktır.

Özgün Çeviri : İnanç Kaya












28 Haziran 2017 Çarşamba

5000 kadına teşekkürler,

Şuan dünyamızda ki bütün canlı türlerinin şimdiye kadar yaşayan bütün canlı türlerinin sadece %1`i olmasına katkıda bulunan bir hikayesidir bu. Dünya tarihinin hep bir tekerrürden(tekrardan) ibaretmiş gibi duran bir hikayesi. Bu kadar çok canlı türünü yok eden hiçbir canlı türü olmamış, aksine tehlike ya yeryüzünden ya da yeraltından gelmiştir.

Güneş bize ısısı ile beraber bütün hücrelerimizi paramparça edecek radyasyon yollar, görünmez bir kalkanımız ise var gücüyle bizi korumaya çalışır ama son yıllarda yüzde 10, onunda gücü zayıfladı. 11 yılda bir ise güneşin manyetik alanı değiştiği için öyle bir öksürür ki, hem dünyamızı koruyan kalkanımıza zarar vermesin hemde uydularımız sağlam kalsın diye dua etmekten başka hiçbir şey elimizden gelmez. Uzay ile ilgili çalışmalar yapan bütün devletler tehlike yaratabilecek meteorları 7/24 gözlüyor. Çünkü bir medeniyet kuruyorsun, teknolojin, binaların, gelişme için verdiğin bütün mücadele bir meteor düşmesi sonucu yok oluyor.

Tehlike sadece havadan gelse iyi, birde yerin altından ki uyuyan dev uyanıyor ve öyle bir patlıyor ki yakınlarında bulunan bütün medeniyetler, hayvanlar, bitkiler ya yanarak ya da püskürttüğü küllerin yüzünden ölüyor. Yanardağ devi`nin uykusu derin ise bu kez, deprem devi o kadar emeğimizi ve hayatlarımızı boşa veriyor.

Son 2 milyon yılın en büyük yanardağ patlaması işte böyle bir boşa gitmeye en güzel örnektir. Tam 75 bin yıl önce Endonezya`da Toba yanardağı (dünyanın gördüğü en büyük patlamanın bile 40 katı büyüklüğünde) hiç haber vermeden uykusundan uyandı. Öyle bir patladı ki insan soyu bir anda tükenme ile karşı karşıya kaldı. Bütün dünyada ısı düştü. 900 km çaplık bölgede bütün yaşam formları bir anda yok oldu. 3 bin km`lik çevrede ise kül ve tozların miktarı tam 6 metreye ulaştı.Üst atmosfere ulaşan küller ve sülfür, güneşi bloke etti.

Toba yanardağında ki korkunç boyutlardaki sülfür gazi, atmosferimize düşen güneş ışınlarını geri yansıttığı için, dünyanın ısısında 25 derece birden düşüş oldu. Güneş yok, hava soğuk. Ne bitkiler, ne hayvanlar ne de insanlar bu duruma hazırlıksız yakalandığı için besin zincirinde ki kopmalar ile savaşamadı. Günümüzde hala Toba Gölünün 20 bin km`lik alanında küller bulunuyor.

Öyle bir volkanik kış oldu ki, öyle bir büyük patlamaydı ki, 20 binden fazla atom bombasının aynı anda patlamasına eş değer bir patlama. Şuan bile böyle bir patlama karşısında durabilecek hiçbir teknoloji ve medeniyet yok. Hatta birkaç bin yıl sonra dünyada üç tanesi tespit edilen süper volkanlardan bir tanesi olan Yellewstone (ABD) patlayacağı belirtiliyor.

Toba yanardağının izini süren bilim insanları bu konu ile kanıtı, 11 bin km uzaktaki Alaska buzlarında yıl yıl o anki havada bulunan gazların tespitini yapan bir alet ile yoğun sülfür tespiti yaparak ve okyanusların derinliklerinde ki toprakların analizinden ne kadar korkunç boyutlarda olduğunu, 1990`li yıllarda ancak anlayabildi.

Patlamanın olduğu dönemlerde iki tür insan yaşıyordu. Biri şimdiki Afrika`da modern insan dediğimiz insanlar ve Batı Avrasya`da ki Neandertaller. 50 bin yıl ılıman iklimde yaşayan insanlar birden buz çağı ile karşılaşınca, tıpkı hayvanlar ve bitkiler gibi büyük bir kıyıma uğradı. Günümüz insaninin genetik çeşidine bakınca çok az oluşu, Amerika`da yaşayan kızıldereliler ile Çin`de, Rusya`da vs yaşayanlar ile aynı genlere sahip olması uzun zamandır bilim insanlarının kafasını kurcalayan bir soruydu. Neden aynı ormanda bulunan şempanzeler bile genetik çeşitlilik yaşarken, insanlarda genetik çeşitlilik çok az? İşte bu büyük bir yıkım geçirdiğimizi ve insanlığın, yok olma tehlikesi ile yüz yüze geldiğini gösteriyor..

Toba patlamasından 10 yıl sonra ise şanssızlık olsa gerek dünya buzul çağına yakın bir dönemde olmasından dolayı soğuklar devam etti. Tam bin yıl süren bir buzul çağı. Bu kadar büyük bir felaketin izlerini genlerimizde de görebiliriz. Bilim insanları, bu felaketten sonra Antik insanların sayısının yaklaşık 30bin kadar kaldığını söylüyor. Gen mühendisleri günümüzde gen haritamızdan, antik insanların gen haritasını çıkarabiliyor. Mitokondri genleri dişiden dişiye aktarılır. Bunu takip ettiklerinde kalıtımı anlayabiliyorlar. Milyonlarca yıllık evrime rağmen, insanlar genetik anlamda çok farklılıklar göstermiyor. Bu sınırlı genetik farklılığı sadece belirli bir grupların hayatta kaldığını ve bunlardan şimdiki insanların çoğaldığını anlıyorlar. Toba yanardağ patlamasından önce sadece Afrika`da bir milyondan fazla insan yaşıyordu. Genetik bilimciler bugün yaşayan bütün insanların kökeninin, bu büyük felaketten sonra hayatta kalan 5 bin kadar kadına kadar uzandığını dile getiriyorlar. Gen çeşitliliğimiz kayboldu, sadece küçük bir gruptan aldığımız genler ile şuan hayattayız.

Eğer böyle bir şey günümüzde yine yaşarsak, şuan yine hiçbir şey yapamayız. Yine çoğumuz ölecek ve geriye kalanlar ise tekrar üreyecek ve soylarını devam ettirecek. Tekrar bina, teknoloji, silah vs yapacak. Daha önceleri birbirinden habersiz yaşayan topluluklardan kim bilir, kaç tanesi sessizce böyle felaketler ile yok oldu. Her tarafımız ateş topu ile çevrilmiş olduğu, birgün topluca ölebileceğimizi bildiğimiz halde, hala birbirimizi yok etmekle meşgul olmamız sanırım böyle büyük bir felaketten sağ kurtulan insanlara büyük bir ders olacaktır. Hem üreme konusunda hemde barış içinde yaşama konusunda birbirlerine bizleri efsane olarak anlatacaklardır.

İnanç Kaya

3 Mayıs 2017 Çarşamba

Ne Kadar Büyük Beyin, O Kadar Çok Yaşama Şansı

En azından bu tezin, insanoğlunun teknolojik gelişmelerinin getirdiği kuşlar için ölümcül tehlikeleri için söylemek mümkün.  "Royal Society Open Science" dergisinde Paris-Saclay Üniversitesi (Fransa) ve Johannes Erritzøe Danimarka Christiansfeld Kuş Araştırmacılarının da  raporları birbirinden bağımsız olarak aynı sonucu verdiği yayınlandı.


Araştırma 1960-2015 arası geniş bir yelpazeyi kapsıyor. Çünkü Danimarka yasalarına göre ölü bulunan her hayvanin kayıdı tutulması ve ölüm sebebi yazılması zorunlu. Bu arşivden yararlanan arastırmacı Erritzoe, toplamda 3500 ölü kuş üzerinde araştırma yapmış, binde bir hassasiyeti olan tartı ile kuşların beyinlerini ölçmüştür. Küçük beyinli kuşların trafik kazalarında ölüm oranları oldukça yüksek. Beyin büyüdükçe trafik kazasından ölen kuşların sayısı sıfıra düşüyor. Bu araştırma kapsamına giren toplamda 251 kuş türü kaydı mevcut.


Her yıl 342 milyon kuşun trafikte can verdiğini belirten araştırmacılar, toplamda 300 milyar kuş bulunan dünyada, bu oranın kuş sayısına göre binde bir olarak ifade edilebileceğini vurguluyorlar. Araştırmaya imza atan Moller ve Erritzoe`nin 2013 yılında yayınlanmış başka bir araştırması da kuşların yollara karşı adaptasyonunu göstermede referans alınan çalışmalardır. Bazı kuş türleri, aracın hızı ile alınan riskin hesabını yapabiliyorlar. Aynı yıl yapılan başka bir araştırmada Amerikan kargaları (Corvus brachyrhynchos) iki farklı yön ilkesini anladıkları ve ona göre hareket ettiklerini gösteriyor.



Aynı şekilde avcılar tarafından avlanmak istenilen kuşlarda büyük beyinli olanlar daha çabuk riski anlayıp, oradan uzaklaşıyor. Bunlar kuşların zeki olduğunu ya da bildiğimiz anlamda bir zekadan bahsedileceğini göstermez, ancak beyin büyüklüğü ile kaza veya av olma arasında kuşlarda bir ilişki olduğunu vurgular açıklamasını yapan bilim insanları, araştırmalarına devam edeceklerini vurguladılar.


Özgün Çeviri : İnanç Kaya

Kaynak : http://www.spiegel.de/wissenschaft/natur/groesseres-gehirn-schuetzt-voegel-vor-autounfaellen-a-1140924.html

İnsanoğlu İlk Defa Albino Orangutan Keşfetti.


Orangutanın burnunda kan izi var. Belli ki bir kavgaya karışmış. İnsan ve her hayvan türünde albinoya rastlamak bize aslında tür çeşitlenmesi hakkında da bilgi verdiği için önemli bulunuyor.



Beyaz tenli, mavi gözlü insanların, aynı zamanda kutup ayılarının beyazlığı yine bu Albino denilen gen bozukluğu hastalığından kaynaklandığını ve yaşadıkları şartlarda bir avantaj olduğu içinde türlerini devam ettirebildiklerini vurgulayan bilim insanları, bu tezlerini doğrularcasına, yeni albino hayvanları incelemeye devam ediyor.



Bildiğiniz gibi Albino, Binlerce insanı ya da hayvanı etkileyen genetik bir bozukluk olarak, renklenmeyi sağlayan melanin pigmenti yokluğu ya da azlığından kaynaklanıyor. Albinolar da ,deri çok ince ve beyazımsı , kıllar beyazdır.


Gözlerin göz bebekleri pembe, ağ tabakadan yansıyan ışık kırmızıdır. Gözler ışığa duyarlıdır ve genellikle astigmattır. Gözlerde ışık hassasiyeti nedeniyle gözlerin titrer. Derilerinde renk pigmentleri bulunmadığı ya da az bulunduğu için güneşten gelen zararlı ışınlar vücuda girer ve fazla güneş altında bulunmaları ölümlerine bile yol açabilir.
Fakat güneşin az bulunduğu yakıcı etkisinin hissedilmediği soğuk bölgelerde ise güneşin ısısını daha çok vücuda çeker. Bu da soğuk bölgelerde bir avantajdır. Dolayısıyla Norveçli insanların beyaz tenli olmaları, Arapların ya da Afrikalıların koyu tenli olması bir tesadüf değildir.

Bu sevimli Orangutanımız, dünyanın en büyük üçüncü adası olan Borneo`da yaşıyor. Borneo adası ise Güneydoğu Asya`da Endenozya, Malezya, Brunei ülkeleri arasında bölüşülmüş, kendi bitki örtüsü ve yağmur ormanları ile ünlü muhteşem bir adaıir. İnsan eli ile müdahale olmadığı için tür çeşitliliği ve sadece o bölgeye ait bitkileri, hayvanları ile doğa harikası bir yerdir.  Rafflesia isimli dünyanın en büyük çiçeği, dünyanın en küçük filleri, milyonlarca yarasanın yaşadığı Geyik mağarası, uzun burunlu maymunları, orangutan çeşitleri ile tamamen dünya içinde başka bir dünya izlenimini veren bir adadır.

Peki bu Albino Orangutanımız insanların eline geçtiği için sirklerde mi kullanılacak yoksa hayvanat bahçesine mi kapatılacak diye endişe duyanların içini ferahlatayım. Borneo Orangutan Survival (BOSF) adli bir kuruluş, hayvan hakları aktivistleri ile gayet aktif bir şekilde Endenozya`da çalışıyor. Köylülerin elinden aldıkları Albino Orangutan`i tekrar yakalanmasını önlemek için kendilerinin kontrolünde olan doğal yaşam alanlarına tekrar bırakacaklar. Bu şekilde kaç tane Albino Orangutan olduğunu bilmediklerini ve türlerin oluşumuna, yaşam şekillerine karışmadan, onları insanoğlunun yıkımına karşı korumaya çalıştıklarını özellikle aktivistlerden Nico Hermanu basın toplantısında dile getirdi.

Özgün Çeviri : İnanç Kaya








Venüs'te Yaşam İzleri Bulundu

  Venüs'te Yaşam İzleri Bulundu 450 dereceden fazla sıcaklığı bulunan, güneş sisteminin yaşama en düşman gezegeni Venüs`te, nasıl olurda...