bakteriler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bakteriler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Eylül 2020 Pazartesi

Dünyada ilk defa virüs yiyen canlı bulundu

Dünyada İlk Defa, Virüs Yiyen Canlı Bulundu


Bilim adamları ilk kez, özellikle virüsleri gıda olarak kullanan tek hücreli organizmalar buldular.


Virüslerin konakçı spektrumunda sadece insanlar değil, aynı zamanda diğer memeliler, omurgasızlar, mantarlar ve bitkiler, hatta bakterileri de bulunur.


Kısacası virüsler için, dünyadaki neredeyse tüm canlılar ve bölgeler yaşam alanıdır. Her şeyden önce SARS-CoV-2 tarafından bir kez daha anladık ki; Virüslerin yüksek uyum yetenekleri ve hızlı yayılabilmeleri, onları gezegenin en başarılı sakinleri yapmaktadır.


Her şeyden daha şaşırtıcı olan ise, pratik olarak virüslerin, dünyada sürekli olarak var olduklarını bilmemize rağmen, şimdiye kadar bilim insanları, virüslerle beslenen herhangi bir canlı bulamamıştı. 


Frontiers Mikrobiyoloji dergisinde yayınlanan bir makaleye göre, Ramunas Stepanauskas başkanlığındaki Maine'deki Bigelow Okyanus Bilimleri Laboratuvarı araştırmacıları ilk kez özellikle virüslerle beslenen bir protozoan buldular. 


Bu amaçla, bilim adamları İspanya ‘nın Akdeniz kıyısındaki ve kuzeybatı Atlantik'teki tek hücreli deniz organizmalarını incelediler ve yaklaşık 1.700 organizmanın DNA'sını sıraladılar. 


Tür ilişkisine ek olarak, tek hücreli organizmaların beslenme özelliklerini de belirlediler. Beklendiği gibi, örneklerin çoğunun besin zincirinde hem bakteriyel hem de viral genetik materyal bulunuyordu..


Tek hücreli koanoflagellatlar (fırfırlı kamçılılar) ve pikozoa gruplarından birçok organizma ise farklıydı. Onlarda şaşırtıcı bir şekilde sadece viral DNA bulunurken, olması gereken bakteri DNA'sı tespit edilemedi. Stepanauskas'a göre, "bu protist hücrelerin çoğu, geniş bir virüs yelpazesinin DNA'sını içeriyor fakat bakterileri içermiyordu." 



Ayrıca denizde serbestçe yüzebilen en küçük organizmalar olan Picozoa, sadece üç mikrometre büyüklüğündedir ve hiç bakteri yiyemez. Bununla birlikte, çalışma verilerine göre, Picozoa virüsler için konakçı da değil.  Çünkü; Virüs DNA'sının büyük bir kısmı zaten bakterileri enfekte eden virüslerden gelir.


Bu durumda gıda kaynağı olarak virüsleri yiyor olmaları, araştırmacılara göre geriye kalan tek açıklama. Kısacası, choanoflagellates ve picozoa gerçek virüs yiyicileridir. 


Stepanauskas, özellikle gıda olarak virüsleri kullanan ilk canlıların keşfine şaşırıyor, "çünkü bu sonuç, virüslerin ve protistlerin deniz besin ağındaki rolü hakkındaki ortak fikirlerle çelişiyor."


Bu keşfin virüs salgınlarında ne kadar ve nasıl işimize yarayacağı ise, gelecek araştırma konusu olarak bilim insanlarının çalışma programında yerini şimdiden aldı.


Çeviri: İnanç Kaya 

Kaynak : https://www.forschung-und-wissen.de/nachrichten/biologie/erster-virenfresser-der-erde-gefunden-13374165?fbclid=IwAR38UL7nSGNXMDF9ItkwnQpKFchTf-Bygo63msmzcpQZewUc_bIslmWVQhk

11 Ekim 2017 Çarşamba

Bağırsaklarımızda Saklı Olan Mikroevren Hayranlık Uyandırıyor,

Mide parçalar, bağırsaklar bu küçük parçalardan işine yarayanları besine dönüştürür ve haydi bakalım çalışın, bu makineyi ayakta tutmamız gerekli diyerek, besinleri kana gönderir.

Peki bağırsaklar bunu nasıl yapıyor? Temizlik hastalığı ( obsesif kompulsif kişilik bozukluğu) olanlar bundan sonraki paragrafları okumasın. Bayılmalarına sebep olmak istemem.

Bağırsaklar, bize sistemimizin çalısşması için yakıt sağlarken trilyonlarca bakteriden yardım alıyor. Onlar olmadan biz hayatta kalamazdık. Hemde bu bakteriler, ömür boyunca bize eşlik ediyor. Hepsinin ortak adı : Mikrobiyota. Vücudumuzun yaklaşık 3 kilosu bu bakterilerin ağırlığı. Kendi hücrelerimizden bile on kat daha fazlalar. Mikrobiyotun sahip olduğu genetik malzemeye de mikrobiyom deniliyor. İşte bu yeni yeni, önü açılan bilim dalı artık saygın üniversitelerde incelemelerine devam ediyor. Bunlardan biri Max Planck Ensitütüsü. Bölüm Başkanı, 47 yaşındaki, Ruht Ley verdigi bir röportajda şunları söyledi:

İnsan, bakteri olmadan hayatta kalamazdı. Peki bu mikroorganizmalar, en içteki merkezimizde tam olarak ne yapar? "Eğer orada olmasalar, bir sorun var demektir." Yetişkin bir insanda bağırsaklar, yaklaşık 32 metrekarelik bir yüzey alanına sahiptir. Orada olan bitenler o kadar karmaşıktır ki. Keşfedilmesi gereken koskoca bir mikroevren karşımızda duruyor. Bizler başlangıcın sonuna gelebildik sadece. Bu mikroevrenin keşfi aslında, insanın mekanizmasının işleyişinin keşfidir.

İnsan bağırsaklarındaki bakterilerin çeşitliliğindeki farklar, bakterilerin birlikte oluşturduğu kompozisyanlarda hangi bakterilerin birlikte yaşadığını mikrobiyomun neden her insanda farklı olduğunu çok az biliyoruz. Binlerce araştırmacının üzerinde çalıştıği iki soru var. Bağırsaklarda hangi bakteriler var? Peki orada ne yapıyorlar?

Bilimin kesinlikle bildiği tek şey, mikrobiyomda olanın bağırsaktan kana, oradan da vücut ve organlara geçmesi ve dolayısıyla insan hayatını, genel iyilik halini ve günlük formunu, sağlık ve hastalığı önemli derecede etkiliyor olmasıdır. Mikrobik araştırma şu anda patlayan bilim ve tıp sektörlerinden biridir.

Laboratuvarlarda ele alınan sorulardan birçogu, insanın günlük yaşantısına dokunuyor. Örneğin: laktoz intoleransı. Genetik yatkınlığın önemi nedir? Bağırsak mikrobiyolojisi için de mi? Bifidobakteriler gibi spesifik bakterilerin rolü nedir? Ve hangi diğer bakteriler önemlidir?
süt şekeri sindirimi (laktoz)?

Aynı zamanda, yavru memelilerin büyük çoğunluğu asla laktozu işlememelidir, diyor Ley. Yetişkin organizmaları gibi bebekler bu sindirim süreci için donatılmamıştır. Bununla birlikte, dünyanın bazı bölgelerinde, örneğin Batı Avrupa'da olduğu gibi Afrika'nın veya Asya'nın bazı bölgelerinde insanlar 15.000 yıl önce hayvanları ve süt sığırlarını yetiştirmeye başlamışlardır. O zamandan beri inek sütü diyetimizde büyük değişim getirdi. Insan genomunun da zamanla değiştiğini görmek, o kadar çarpıcı ki. Bu değişimin kahramanları yine bağırsaklardaki bakteriler.

Bir başka projemiz ise, beyaz ekmeğin içinde bulunan nişastanın vücutta nasıl işlendiği sorusunu ele alıyoruz. Bu aynı zamanda belirli bir genotipe, yani bir insanoğlunun genlerine de bağlıdır. Bazı insanlar tükürüklerinde (Şeker Bölme Enzum Amilazı gibi) şeker parçalarının, şekerin büyük bir bölümünün kana çok çabuk ulaştığını ve böylelikle de insülin seviyesinin hızla yükseldiğini düşünüyoruz. Diğerleri için, bu yükselim daha yavaştır. Diyabetik hastalarin sayısı gün geçtikçe artıyor. Bağırsaklarda gerçekleşen ve organizmaların sindirim süreçleri için önemini araştırmak ve bu bakterileri anlamak onun için çok önemlidir.

Mikrobik araştırma, nispeten genç bir araştırma alanıdır. Sorular ve fikirler yavaş yavaş araştırma projelerine entegre edilmektedir.

Bakteriler ile beraberliğimiz doğumla başlarlar. Annenin vücudunda fetüs bakteri içermez. Dünyaya geldiğinde, ilk dakikadan itibaren çevrenin bir parçası haline gelir: Bakteriler deriyi, müköz zarları ve bağırsakları kolonize eder. Herkes kendi mikrobik gelişimini geliştirir.

Laktoz ya da glutenin tolere edilemezliği ile ilgili sorunun çözümünde, bilimin yakında yeni tedavi yolları bulacağını umut ediyoruz.  Bağırsakta Christensenella bakterilerin daha az olduğu hayvanlar, yüksek Christensenella kolonizasyonuna sahip hayvanlardan daha hızlı kilo alırlar. Her ne kadar aynı yiyecekleri alıyorlar olsalar da. Obozite sorunu yaşayanlarda sorun, sadece gıda miktarı değil! Diyet alışkanlıkları mikrobikomu etkiliyor? Örneğin, et yiyenlerin vejetaryenlerden farklı bir bağırsak florası vardir. 

Dünya üzerinde hala oksijen bulunmayan bir zamandan gelen, 2 milyar yıldan daha eski bir Stromatolit bakterileri var. İnsanlar olmadan bakteriler yaşayabilir. Dünyada milyarlarca yıldır sadece bakterilerden oluşan, böyle bir hayat varıi. Fakat bakteriler olmadan biz yaşayamayız. Genlerimizi oranlar isek, kendi genlerimiz vücudumuzda sadece %10, bakteri genleri ise %90 vucudumuzda yer kaplıyor. Vücudumuzun ekosisteminde toplamda 18 yerde mikrobiyota vardır. Bağırsaklarımız en kalabalık bölgedir. Iyi huylu bakteriler vücudumuzda çok daha fazladır. Vücudumuzdaki bakteri çeşitliliği çok önemlidir. Bunu yediğimiz gıdalar, temasa geçtigimiz insanlar, içeceklerimiz etkiliyor.

Hipoktat`ın iki bin yıl önce dile getirdiği gibi hakikatten "bütün hastalıklar bağırsakta başlıyor", bunu bugün anlayabiliyoruz. Antibiyotik alımında bilinçsizce ve sıklıkla alınım, bu bakterileri dolayısıyla bizlerin, yaşam kalitesini önemli derecede olumsuz etkiliyor.

Eğer hasta iseniz, bağırsaklarınızda ki bakterilerin kompozisyonunda bir sıkıntı var demektir. Bu hiç aklınıza gelmeyecek, bağlantı bile kurmayi düşünmediğiniz çoğu hastalık için geçerlidir. Kronik yorgunluk, alerji, bronşit, astım, kanser, obozite, alzheimer,depresyon gibi.


.Özgün Çeviri : İnanç Kaya
Kaynak : http://www.tagblatt.de/Nachrichten/Der-Darm-ein-Mikrokosmos-348828.html


24 Ocak 2017 Salı

Yakında Küçükler Yine Bize Soykırım Uygulayacak,

Bakterilerin ve Mikropların bize karşı savaşı o kadar acımasız ki, 1300 yılında “Kara Ölüm, Veba.(Yersinia pestis)” bakterisi fareler, pireler tarafından kolayca yayılmış ve o zaman dünya nüfusunun tam üçte birini yok etmişti. 150 yıl süren bu soykırımda sokaklar hasta ve ceset kaynıyordu.


Yakın tarihimizde bildiğimiz salgın hastalıklar listemizde Aıds, Kolera, Tifo, Kızamık, Çocuk felci, çeşitli isimler ile anılan Grip vakaları ilk aklımıza gelenler. Antibiyotiklerin görevi, belli bir mikroorganizma istilasına karşı başka bir mikroorganizmayı öldürücü silah olarak kullanmaktır. Bunu doğal antibiyotikler denilen, doğada bitkilerde olan antibiyotikler ve sentetik antibiyotik diye ikiye ayırmalıyız. Sentetik Antibiyotik 1928 yılından beri hayatımızda. Kısacası insan yaşam tarihine bakacak olursak, çok yeni bir ilaç.


Mayıs 2016 yılında ekonomist Jim O'Neill İngiliz hükümeti adına kendini geliştiren mikropların sonuçlarına ilişkin bir rapor koydu. Buna göre, dirençli patojenlerin 2050 yılına kadar her yıl on milyon insanin ölümüne sebep olacağını vurguladı. (Çok iyimser bir rakam diye düşünüyorum. Gerçek bunun en az beş katı olacaktır. )


Amerika Birleşik Devletleri'nde Klebsiella enfeksiyonlarına artık antibiyotik fayda etmiyor. Aslında artık bir çok hastalığa karşıda fayda etmiyor. Ameliyathanelerde, hastanelerde sık sık kullanılan antibiyotiklere karşı mikroorganizmalar doğal direnç zaten gösteriyordu fakat sonradan da direncini artıracak şekilde kendilerini geliştirdiler.


Antibiyotikleri vücudumuzdaki bakteriler ile savaşımında biz kendi bağışıklık sistemimizi devreye sokmadan her ufak soğuk algınlığında bu ilacı almamız sonucunda, bağırsaklarımızdaki iyi huylu bakterilerimizi de kaybettik. Sonucu hala tartışmalı olsa da, beyine “Doydun, yeter yeme artık sinyali gönderen bakterilerin ölmüş olmasından dolayı obezitenin arttığından tutun da bağışıklık sistemi tembelliğine kadar her türlü yan etkisini görmemezlikten gelip, mucize ilaç diyerek kendimize baş tacı yaptık. Tamamen verilen süre boyunca alınması gereken ilacı bitirmeyen hastalar sonucunda da, sağ kalan bakteriler direncini artırdı ve ilaçlar etki etmemeye başladı.


Eğer vücudumuzun bakterilere karşı savaşını bir satranç oyununa benzetirsek eğer,
Piyonlar; derimiz ve yetenekleri.
Filler ve atlar; Mukoza zari,  fagosit ve lenfosit isimli akyuvar hücreleri.
Vezir ve kale ; Fagositler, Antikorlar ve T hücreleri.
Şah ise biziz.


Şimdiye kadar ki satranç oyununda ne bakteriler mücadeleyi bıraktı ne de biz. Fakat bizim onlar kadar akıllıca hamle yaptığımız tartışılır bir konudur. Çünkü ticari kaygı ile sentetik antibiyotikleri bu kadar kolay kullanmamız uzun vadede düşmanımıza avantaj kazandırmıştır. Bu ilac firmaları kazanç krizlerini o kadar artırmışlardır ki, ürettikleri antibiyotiğin aslında beşte birini üretmiş olsalar dünyadaki bütün insanlara yetecek. Fakat onlar ihtiyacın tam beş katını üretiyor, geriye kalan yüzde seksenlik üretimi de bizlere besin olarak kullandığımız hayvanlara yedirerek zorla da olsa yine bize antibiyotik vermiş oluyorlar.


İşte bu kadar çok antibiyotiğin vücudumuza girmesi sonucu, bağırsaklarımızda bulunana iyi huylu bakteriler ölüyor, vücudumuzun savunma sistemini çökerek, çabuk hasta olup, geç iyileşiyoruz.


İyi o zaman bizde daha etkili antibiyotik üretelim diye düşünenler için kötü bir haberim var. Son 35 yıldır yeni antibiyotik üretimi yok. Önümüzdeki 40 yıla kadar da etkili bir antibiyotik üretilemeyeceğini söylemek isterim. Sebebi ise, tamamen yeni antibiyotik bulamama, bildiğimiz bütün yolları denemiş olmamız.


Bakterilerin bu satranç oyununda gözlerimize sinsice bakıp, ellerini ovuşturarak “ Şimdi Şov Zamanı Bende ! “ dediğini duyar gibiyim.


Özgün Makale ve Çeviri ; İnanç Kaya

Kaynak : http://www.spektrum.de/kolumne/wie-man-unbesiegbare-bakterien-besiegt/1435477

Venüs'te Yaşam İzleri Bulundu

  Venüs'te Yaşam İzleri Bulundu 450 dereceden fazla sıcaklığı bulunan, güneş sisteminin yaşama en düşman gezegeni Venüs`te, nasıl olurda...