3 Temmuz 2020 Cuma

Kırmızı Işık, Yaşa Bağlı Görme Yorgunluğunu Önleyebilir


Kırmızı ışık, mitokondrinin aktivitesini arttırır ve böylece retinal hücrelere enerji tedarikini ve görme duyusunu geliştirir.


Retinanın doğal yaşlanma sürecine bağlı olarak, 40 yaşın üzerindeki kişilerde yavaş işleyen süreçte de olsa mutlaka görme kaybı olur. Bu durum, retina hücrelerinin mitokondrilerinde ATP molekülünün üretimindeki azalma ile tetiklenir. ( ATP hücre içi biyokimyasal reaksiyonların gerçekleşmesi için gerekli olan kimyasal enerjiyi taşımakla görevli, hücre yapısı içerisinde yer alan çok işlevli bir nükletittir.)


Azalan ATP hücreleri yüzünden retina hücreleri, yaşlılıkta yüzde 70'e kadar daha az enerji alır ve hissetmekten sorumlu hücrelerinin performansı böylelikle düşer.


Londra Kolej Üniversitesi`nden Glen Jeffery'nin açıkladığı gibi, “Görme sistemi yaşlandıkça önemli ölçüde performans kaybı yaşar. Bunun için retinanın ve aynı zamanda renkli görmenin hassasiyeti inanılmaz derecede zayıflar. Aynı zamanda kötü aydınlatma koşulları da görme üzerinde büyük bir etkiye sahip olduğu yadsınamaz.”


Işık mitokondriyal aktiviteyi arttırır


Daha önceleri yapılmış araştırmalar da, farelerle yapılan deneyler belli ışık dalga boylarının mitokondrinin aktivitesini arttırdığını ve böylece hücrelerin ATP üretimini uyardığını göstermişti. Jeffery'ye göre, "mitokondrilerin, performansını olumlu etkilemeye yarayan spesifik ışık emme özellikleri var." Bilim adamının açıkladığı gibi, "özellikle 650 ila 1,000 nanometre aralığında ki dalga boyları fareler tarafından iyi emilir ve mitokondrilerin performansını ve enerji üretimini arttırır."


Bu etkinin insan gözünde de meydana gelip gelmediğini bulmak için, bilim adamları 28 ila 72 yaş aralığında olan 24 sağlıklı denekle bir pilot çalışma gerçekleştirdiler. Gerontoloji Dergisi'nde yayınlanan makaleye göre, çalışmanın başlangıcında, bilim adamlarının retinanın koni ve çubuklarının performansını belirleye bildikleri çeşitli aydınlatma koşullarında göz testleri yaptılar. Bunlar, deneklerin düşük kontrastlı harfleri tanıması veya karanlıkta zayıf ışığa tepki vermesi gereken testleri içeriyordu.


Kırmızı LED görüşü iyileştirir


Daha sonra test denekleri, günde üç dakika boyunca gözlerini aydınlatan 670 nanometre dalga boyuna sahip basit bir LED el feneri alarak, ya doğrudan ışığa bakabilir ya da ışığı göz kapaklarına yönlendirebilir konumda ışığa maruz bırakıldılar. Çalışma yazarlarına göre, göz kapağındaki ince cilt uzun dalga ışığının retinaya ulaşmasını engelleyemez. İki hafta sonra, kırmızı ışığın olası etkilerini belirlemek için göz testlerini tekrarladılar.


40 yaşın altındaki katılımcılarda hiçbir değişiklik olmadı. Buna karşılık, tüm yaşlı denekler ortalama yüzde 20 daha iyi renk kontrastı algısı yaşadılar. Düşük ışıkta görünürlük, yaşlı deneklerde de önemli ölçüde artti. Bu deneyin en önemli sonuçlarından biri ise, yaşlılıkta genellikle kötü tanınan mavi renk spektrumunda bile gelişme sağlanmış olmasaydı.


Daha ileri çalışmalar, görmede iyileştirme için gerekli olan optimal dozu belirleyecektir


Jeffery "Çalışma, belirli dalga boylarıyla kısa tedavi yaparak yaşlı insanlarda görme yeteneğini iyileştirmenin mümkün olduğunu gösteriyor." dedi.


Prensip olarak, herhangi bir yan etkisi bulunmadığı takdirde, tedavi yöntemi yakında günlük klinik uygulamalarda rahatlıkla kullanılabilir.


Jeffery'ye göre, "Bunun için gereken teknoloji oldukça basit ve güvenlidir." Çünkü kendi çalışmalarında kullandıkları LED fenerlerin satış fiyatı sadece 15 Euro..


Çeviri : İnanç Kaya

Kaynak : https://www.forschung-und-wissen.de/nachrichten/medizin/rotlicht-kann-altersbedingte-ermuedung-der-sehkraft-verhindern-13373958?fbclid=IwAR00laY2ELCxgEpsxZXWLij0wlWMcMEX_AVasHNcqvhvzilXmHyRJnDyogY

Neandertal Geni Olan Kadınlar Daha Fazla Çocuk Doğurur


Araştırmanın sahipleri Almanya Leipzig`deki Max Planck Evrimsel Antropoloji Enstitüsü ve İsveç`teki Karolinska Enstitüsü araştırmacıları. Yapılan araştırmalar sonucunda Neandertal geni olan kadınların daha fazla çocuk doğurduğu, bulgusu Moleküler Biyoloji ve Evrim dergisinde bir makale olarak yayınlandı.

Avrupa`daki her üç kadından biri, progesteron reseptörünü Neanderthal`lerden miras almış durumda. Progesteron reseptörü, doğurganlığın artması, hamileliğin başlangıcında daha az kanama ve daha az düşük ile ilişkili bir gen varyantıdır.

Max Planck Evrim Antropolojisi Enstitüsü araştırmacısı Hugo Zeberg, “Progesteron reseptörü araştırmasının, Neandertallerden modern insanlara aktarılan genetik varyantların bugün yaşayan insanlar üzerinde nasıl bir etki yarattığını göstermesi bakımından önemli” olduğunu dile getiriyor.

Progesteron, adet döngüsünde ve hamilelikte önemli bir rol oynayan hormondur. Bu araştırma ,244.000 kadın da dahil olmak üzere 450.000'den fazla insandan elde edilen biyo-banka verilerinin analizi ile yapılmıştır.

Bu araştırmadan çıkan sonuç, Avrupa'daki neredeyse her üç kadından birinin, progesteron reseptörünü Neandertallerden aldığını göstermektedir. Kadınların yüzde 29'u Neandertal reseptörünün bir kopyasını taşır ve hatta Avrupa'daki kadınların yüzde üçü ise Neandertallerden alınmış iki gen kopyası taşır.

Hugo Zeberg`e göre : “Bu geni Neandertal`lerden miras alan kadınların oranı, diğer Neandertal gen varyantlarını miras alanların oranının yaklaşık on katı.”

"Sonuçlarımız, Neandertal varyantının günümüz insanlarında doğurganlık üzerinde yararlı bir etkiye sahip olduğunu göstermektedir." diyerek, açıklamasına devam ediyor.

Çalışma, reseptörün Neandertal varyantına sahip kadınların genellikle hamileliğin başında daha az kanamaya ve daha az düşüklere sahip olduğunu gösteriyor. Ayrıca daha fazla çocuk doğururlar. Moleküler analizler, bu kadınların hücrelerinde daha fazla progesteron reseptörü ürettiğini gördü. Bu da progesterona duyarlılığın artmasını sağlıyor ve böylece erken düşüklere ve kanamaya karşı korunmaya neden oluyor.

Çeviri : İnanç Kaya

Kaynak : https://idw-online.de/de/news748004?fbclid=IwAR3mEC9nWQ7x9C7lnOWXuL6HU_AH0R3Tr97hb4h6OLP8_8uqK0S3Al_kjMA

2 Temmuz 2020 Perşembe

NEDEN SAYILARI TANIYAMIYOR? BEYNINDE SORUN NE?

Neden Artık Sayıları Tanıyamıyor, Beyninde Sorun Ne ?


Araştırmacıların sadece isminin baş harflerine dayanarak adlandırdığı R:F:S kod isimli hasta 60 yaşında. Artık sayıları tanımıyor. Garip bir görme bozukluğu olan bu hasta araştırmacıları şaşırtmaktadır. Adam artık iki ile dokuz arasındaki sayıları tanımlayamıyor. Buna rağmen harfleri ve diğer sembolleri, sıfır ve bir rakamını sorunsuzca tanıyabiliyor. Peki neden böyle? Beyninde nasıl bir sorun var?


İşte bu sorunun cevabını araştıran Cambridge`deki Harvard Üniversitesi`nden Teresa Schubert liderliğindeki bilim ekibidir.


Artik sayıları tanıyamayacağınızı ve sayı diye önünüze konulan sembolleri rastgele çizilmiş, spagettiye benzeyen çizgiler olarak algıladığınızı düşünün. PNAS dergisinde işte tamda böyle bir sorunu olan adam ile ilgili yapılan araştırmanın sonuçları yayınlandı.


R.F:S olarak isimlendirilen adamın beyninde olanları en basit şekile indirgeyerek anlatabilmek için bazı terimlerin ne anlama geldiğini kısaca anlatmamız gerekli.


Serebral Korteks : Beynin üstünde bulunan gri bir örtüdür. Kalınlığı 1,5 mm ile 5 mm arasındadır. Beynin diğer kısımlarının çoğunun beyaz renkte olmasını sağlayan yalıtımın kortekste bulunmasindan dolayi rengi gridir. Serebral korteks sağ ve sol yarım küre olmak üzere iki yapısal kısma ayrılmaktadır. Ağırlığı beynin 3/2 si kadardır ve neredeyse beynin bütün yapilarinin üzerini örter. İnsan beyninin en gelişmiş kısmı olup, düşünme, algı ve dil gibi işlevlerden sorumludur.


Gelelim şimdi Bazal Ganglion`a : Beynin orta kısmında bulunan prefrontal korteks (bütün kaynaklardan gelen bilgilerin düzenlendigi ve birleştirilip ortaya çıkarılacak davranışa karar verecek bölge) ile ayni zamanda alt motor ve duyu bölgeleri arasındaki iletişim ve yönetimi sağlayan yapıların genel adı.


Nörodejeneratif : Nöronlar, beyni ve omuriliği bünyesinde barındıran sinir sisteminin yapı taşı. Nöronlar normalde çoğalmaz ve kendilerini yenileyemez. Bu nedenle hasar gördüklerinde yokluklari hissedilir. Bu yokluklarinin her birinin ayrı bir hastalık adı vardır. Parkinson, Alzheimer veya Huntington hastalığı gibi.


İşte R:F:S olarak adlandırılan hasta, serebral korteksi ve bazal gangliyonları etkileyen nadir bir nörodejeneratif hastalıktan muzdarip. Hafıza problemleri ve kas seğirmeleri gibi beklenen şikayetlere ek olarak hasta görme kaybından da şikayetçi. Onun için kendisine gösterilen iki ila dokuz arasındaki sayıları sadece “spagetti” olarak tanımladığı garip çizgiler olarak görüyor.


Şaşırtıcı bir şekilde, bir ve sıfır sayıları herhangi bir soruna neden olmuyor. Roma rakamları ile yazılmış sayıları ve harfler ile iki, üç diye yazılmış sayıları da tanıyabiliyor. Bilim insanları tarafından yapılan diğer testlerde iki ila dokuz arasındaki rakamlar devreye girdiğinde hastanın algısının her zaman durduğu ortaya görüldü. Örneğin, ilgili rakamların hemen yakınında bulunan veya üzerlerine yerleştirilen görüntüleri tanıyamadı.Kemanın çizimini tanıyor ama üç sayısının içine gömülmüş keman resmini algılayamıyordu.


Hastaya rakamları nasıl gördüğünü çizmesi söylendiğinde, çizdiği resmi aşağıda görüyorsunuz.









Elektroensefalografi (EEG) yardımıyla Schubert ve arkadaşları, bazen sayılarla birleştirilen bazen de birleştirilmeyen yüzlerin fotoğraflarını göstererek hastanin kafasında neler olduğunu araştırdılar. Her iki durumda da benzer beyin dalgası modellerini keşfettiler - R.F.S. Yüzü kendi algisina uygun ifade şekline göre tanıyabildi ya da tanıyamadı.


Yalniz R.F.S isimli hasta ile yapılan testlerde dikkat çeken sonuçlardan biri de rakamların içine gizlenmiş yüzleri farkında olmadan tanıması oldu. Bu durum bilinçli farkındalık olmadan bile beynin karmaşık işlem gerektiren adımları gerçekleştirdiğini gösteriyor. Belki de bunun için hasta muhtemelen sıfır ve bir rakamlarını tanımlayabiliyor. Çünkü bilişsel olarak özel bir anlamı var ve ayrıca şekilleri çok basit. Aynı zamanda harf olarak “O” ve “I” harflerine benziyor.




Çeviri : İnanç Kaya

Kaynak : https://www.spektrum.de/news/der-mann-der-keine-zahlen-mehr-erkennen-kann/1745722

1 Temmuz 2020 Çarşamba

Genlerimiz Kaderimizi Belirliyor mu?


Hasta olup olmayacağımızı, yaşam süremizi, yaptığımız iş, hobilerimiz veya sahip olduğumuz karakterimizi belirleyen genler mi yoksa çevre mi? Bu soruya kesin cevabı verebilecek olan araştırma yaklaşık 40 yıl sürdü. Bu araştırma, aynı genler ile doğan tek yumurta ikizleri üzerinde yapıldı.

Bu araştırma için yeni doğmuş, ailesi ile büyüyemeyen, evlat edindirme ajanslarina kaydedilmis, kimsesiz çocuklar yurdunda kalan ikiz hatta üçüz çocuklar, denek olarak kullanılarak yapıldı. 1980 yılında başlayan bu etik olmayan araştırma için ikizler daha bebekliklerinden itibaren tamamen farklı çevrelere evlatlık olarak verildi ve gelişmeleri gözlem altında tutuldu. Evlatlık verilen çocuklar ve çocukları evlatlık alan ailelere kesinlikle çocuğun ikizi olduğu hakkında bir bilgi verilmedi.

Yetişkin birer birey olan ikizlerin gelişim verileri, araştırmacılar tarafından inceleniyor ve bir istatistik oluşturuluyordu. Ta ki tesadüf eseri ikizlerden birkaçının kardeşini bulup, kamuoyuna bu araştırma kurbanları olduklarını anlatana kadar. Bu olaydan esinlenerek yapılmış Lori Shinseki`nin filmi, bilim adına ikizleri ayırmanın ne kadar travmatik sonuçları olabileceğini çok iyi anlatiyor. Seyretmenizi tavsiye ederiz.

Bu duruma maruz kalmış ikizler, yaşamları boyunca, sebebini anlamadıkları hayatlarında önemli bir boşluk hissettiklerini dile getiriyor. Tanrı'yı oynayan bilim adamlarına öfke ve kırgınlık duyuyorlar. İkizleri ayrı ayrı yerleştiren, Louise Wise Center bugüne kadarki bütün belgeleri ısrarla kilit altında tutuyor ve kobay olarak kullanılan ikizler ile paylaşmayı reddediyor.

Birbirlerinden habersiz yaşayan ikiz kardeşlerin garip hikayeleri ve ilginç tesadüfleri var. Örneğin Jim Lewis ve Jim Springer 39 yaşında birbirleriyle tanışıyorlar. Görünüşleri son derece benzer. Aynı şekilde ikiside ayni marka sigarayı içiyor, ikiside tırnak yiyor, iki kez evlenmişler ve kendi bahçelerinin ağaçlarının altında aynı şekilde özel yapılmış ahşap bankları var.

1980`lerde başlayan bu deney sonuçlarına kadar, araştırmalar öncelikle çevrenin davranışlarımızı, sağlık durumumuzu ve eğitim seviyemizi belirleyen tek faktör olduğunu varsaydılar. Fakat şimdi bu varsayımın eksik olduğu ve genlerin etkisinin hafife alındığı anlaşıldı.
İnsan genetiği karmaşıktır

Tüm insan genomunun deşifre edildiği 2000 yılından önce insanda neyin çevresel neyin genetik olduğu bu kadar açık değildi. Uzun yıllar alan İkiz araştırması sayesinde kişiye özgü bir özelliğin genetik olan kısmını, çevresel kısmından ayırmak mümkün hale geldi.
Küçük farklılıkların büyük etkisi vardır

Bu uzun soluklu araştırmada Scott ve Marc Kelly ikizler, muhtemelen en ünlü denekler. Çünkü Scott Kelly bir astronot. Uzay üssünde en fazla kalan Amerika'nın ikinci astronotu. Uzayda kaldığı 340 günün sonucunda Dünyaya döndüğünde kendisinde olan değişiklikler, dünyada kalmış olan ikizi Marc ile karşılaştırıldı.

Scott ve Marc dahil olmak üzere yapılan ikiz araştırmalarında, bütün ikizlerde yaşlandıkça daha fazla fark görünür hale gelir. Çünkü yüzlerce gen işin içinde ve buna ek olarak genler yaşam boyunca açılıp kapanabilir. Buna “epigenetik yani kalıtımsal olup genetik olmayan değişiklikler denir. Bu epigenetik değişiklikler yaşlanan ikizlerde fark yaratan en önemli unsurlardır. Batı sanayi toplumlarının yaşam koşullarının da genler üzerinde mutlak bir etkisi vardır, örneğin stres, eğitim, hijyen veya ilaç tüketimi şeklinde.

Bu fark ikizler üzerinde, hamilelik sırasında başlayabilir, çünkü plasentadan kan akışı aynı karında yaşıyor olsalar da ikizlerde de farklıdır. Doğumda daha küçük olanlar ömür boyu böyle kalacak ve diyabet veya kalp krizi, inme gibi metabolik hastalıklar için daha yüksek risk altında olacaklardır.

Zeka ve genler

Muhtemelen IQ değerlerinin kalıtsal olduğu inancını destekleyen en iyi bilinen kanıtlar, ayrı ayrı yetiştirilen ikizlerinin gözlemlerinden gelir. Zekanın yüzde 60 kalıtsaldır. Ancak birlikte büyüyen aynı ikizlerin okul kariyeri bile nadiren aynıdır. Birlikte yaşayan ikizler çok benzer bir çevreye ve neredeyse aynı genlere sahip olmalarına rağmen, çevrelerini farklı deneyimler.

.

Bielefeld Üniversitesi`nden sosyolog Martin Diewald, İkizlerden birinin babasının kendisine yaklaşımını teşvik edici görürken bir diğerinin meydan okuyucu, tehdit edici olarak görebileceğini dile getiriyor.


Bireylerin zeka gelişiminde küçük farklılıkların büyük etkisi olabildigi gözlemlendi. Özellikle okul çağında, ebeveynlerin eğitim düzeyi, okulun eğitimdeki başarısında, önemli bir paya sahip olduğu ikiz çalışmalarında da kanıtlandı. Bu da, yetersiz eğitimli ebeveynlerden gelen çocukların, uygun ve bireysel destek aldıkları takdirde, çok daha fazla gelişe bilecekleri ve başarı sağlayacakları anlamına gelir.
Gelinen sonuçta, kaderimizi etkileyen Genler mi, Çevre mi?, sorusuna ikiz araştırmalarının verdiği yanıt şu şekilde ;

Yaşam koşullarındaki en küçük farklılıklar bile, bir kişinin kişiliğinde ve sağlığında daha önce düşünülenden daha fazla iz bırakıyor. Genler ve çevre arasında sürekli bir etkileşim gibi bir şeyin var olduğu görülüyor. Eğer söz konusu kaderimiz ise Gen faktörü, çevre faktöründen asla ayrı düşünülemez.



Özgün Çeviri :İnanç Kaya

Kaynak :https://www.br.de/wissen/zwilling-forschung-gen-umwelt-nature-nurture-100.html?fbclid=IwAR0r4OZ8sY_VDcofx1WyKZ9RQi3c1L--OVmt3WsGNOAJAX6ahYuZFAoYf7Q

1 Haziran 2020 Pazartesi

Dünyanın En Tehlikeli Adaları Listesindeki Riems Adasında Korona Test Çalışmaları


Riems bir Alman adasıdır. 1900`lü yıllara kadar halka açık bir turistik adaydı. Şuan ise dünyanın en tehlikeli 10 adasından biridir. Baltık Denizi`nde bulunan bu adanın güvenlik seviyesi en yüksek seviye olan 4`tedir. Yüksek duvarlar ve tel örgüler ile korunuyor. Bu adayi bu kadar tehlikeli yapan ise 1910 yılında Robert Koch`un öğrencisi Friedrich Loeffler tarafından virüslerin incelenmesi, için kullanılmaya başlanmış olması. 



Daha sonraki süreçte de Riems Adasi`nda birçok virüs depolanarak incelenmiş. Bu virüsler o kadar
tehlikeli ki yanlış ellere geçtiğinde milyonlarca insanı ve hayvanı öldürebilir. Global ölçüde salgınlara sebep olabilir.


Bugüne kadar, adadakı son derece tehlikeli araştırmalar, ölümcül hayvan hastalıkları ile Sars, Ebola veya Kırım-Kongo kanamalı ateşi üzerinde yürütülmekteydi.Bu kadar tehlikeli hastalıklar üzerine şimdide Korona virüsü ile ilgili araştırmalar eklenmiş oldu.

Riems Adası, dünyadaki en eski virolojik araştırma tesisine ev sahipliği yapıyor.

Korona virüsü araştırması dahil Almanya Federal hükumeti, bu adada en tehlikeli virüs ve bakterileri araştırmak için gereken 89 laboratuvar ve 163 ahıra toplamda 300 milyon avro civarında yatırım yaptı.

SARS-CoV-2'ye ek olarak, Ebola veya Kırım-Kongo kanamalı ateşi hastalıklarını araştırmada, bu bütçeye dahildir. Bilim insanları Riems adasında SARS-VoV-2 korona virüsünün tedavisi için ateşli bir şekilde çalışıyorlar .

Virüsü daha iyi anlayabilmek, laboratuvarda yakından gözlemleyebilmek ve sonuçta insanlar üzerindeki aşı ve ilaçları test edebilmek için deneylere uygun hayvanlara acilen ihtiyaç duyuyorlar. Bu konuda en iyi denek hayvanı.örnek bir organizma olarak hizmet edecek hayvan çeşidi olmalıydı. Bu aramada en büyük kriter insan enfeksiyonunu yansıtan, aynı semptomlar gösteren hayvanların olması.

Tüm test serilerinin değerlendirmesi Mayıs başında tamamlandı. Buna göre tavuklar ve domuzlar deney hayvanı olarak uygun bulunmadı. Bu değerlendirme sonucunda, tavuklar ve domuzlar, korona virüs SARS-CoV-2 ile deneyler için deney hayvanları olarak seçilmedi.

Testlerde, meyve yarasalarının ve yaban gelinciğinin virüse karşı oldukça hassas olduğu gözlemlendi. Friedrich Loeffler Enstitüsü sözcüsü, "Bu iki hayvan haricinde öteki denek hayvanlarının virüsü tıpkı insanlar gibi esas olarak solunum yolunun üst bölgelerinde çoğalttıgını, ancak hastalık belirtisi göstermediklerini." dile getirdi.Gelinciklerin özellikle laboratuvar hayvanları olarak en uygunu olduğuna karar verildi.

Korona virüsü ile ilgili araştırmalarda gelincikler, bilim adamları için özellikle uygun laboratuvar hayvanlarıdır, çünkü meyve yarasalarından daha kolay elde edilirler. Ayrıca zaten gelincikler, özellikle grip virüsleri araştırmalarında insanlar için iyi bir model olarak hizmet ediyorlardı. Araştırma enstitüsüne göre, yaban gelinciği SARS-CoV-2 ile özellikle iyi enfekte olabilir, virüsü iyi çoğaltabilir ve aynı türün üyelerine iletebilir.

Çevirmen notu, Araştırmalarda hayvan deneklerin kullanılmasından rahatsızlık duyduğunuzu biliyorum. Bunun ne kadar etik olduğu herkes tarafından zaten tartışılıyor. En azından bütün dünyada insan yaşamını tehdit eden ölümcül hastalıklara karşı kullanılmasını gereklidir. Fakat asıl bizleri rahatsız etmesi gereken boş yere deneylerde kullanılan milyonlarca hayvanın acı çekerek ölmesi olmalı. Hayvanların denek olarak kullanıldığı diğer sektörlerde (deterjan, parfüm, sabun, temizlik maddeleri gibi) ürünler alırken, hayvan deneyi olmadan üretildiğine dair amblem aramanızı rica ediyorum. Milyonlarca hayvanın bu şekilde hayatını kurtarmış olursunuz. Son sözü ise Prof. R. Ryder´a bırakıyorum. “Bilimsel seviyede deney, hayvanlarla insanlar arasındaki benzerlik üzerine kuruludur. Ahlaki zemininde ise bu deneyler aralarındaki farklara dayanılarak haklı gösterilir.”

Çeviri : İnanç Kaya

Kaynak : https://www.forschung-und-wissen.de/nachrichten/biologie/coronavirus-flughunde-und-frettchen-sind-fuer-tierversuche-geeignet-13373786

https://www.forschung-und-wissen.de/magazin/die-10-gefaehrlichsten-inseln-der-welt-13372573



Saniyede 70 Trilyon Kare Çekebilen Kamera Geliştirildi.


Bilim ve Teknolojide Yeni Bir Dünya Rekoru

Saniyede 70 Trilyon Kare Çekebilen Kamera Geliştirildi.

ABD'de patentli olan bu inanilmaz hızdaki kameranın öncelikle biyokimya ve temel fizikte kullanılacak olduğunu söyleyebiliriz.

ABD de üretilen bu son teknolojiyle donanımlı kameraya göz kırpacak olsaydınız, bu inanılmaz kısa süre içinde bile kamera bir trilyondan fazla fotoğrafınızı çekecebilecekti.

Bu örnek, California Teknoloji Enstitüsü'nde (Caltech) geliştirilen kameranın ne kadar hızlı olduğunu çok iyi göstermektedir .

Elektrik ve tıbbi teknoloji profesörü Lihong Wang ve ekibi, saniyede 70 trilyon görüntü alabilen ultra hızlı bir kamerazı geliştiren bilim insanları. Gururla sundukları bu kamera o kadar hızlı ki,ışık dalgalarını seyahat esnalarında veya molekülleri tam bozulma anlarında bile kaydedebilir.

Bir femtosaniye için lazer darbeleri

Wang ve ekibinin kamera arkasında geliştirdiği teknoloji sıkıştırılmış ultra hızlı spektral fotoğrafçılık (CUSP) olarak tanımlanıyor. Nature Communications dergisinde yapılan ayrıntılı açıklamada , yeni kameranın birçok yönden aslında eski kameralara benzer olduğu farklı olanın ise, sıkıştırılmış ultra hızlı fotoğrafçılık (pCUP) da denilen teknık ile, saniyede trilyonlarca şeffaf nesne çekebilen faza duyarlı bir cihazı içeriyor olmasının, onu özel kıldığı ifade ediliyor.

Meraklıları için daha da detay verecek olursak, bu yeni CUSP işleminde, sadece saniyenin milyarda biri (bir femtosaniye) süresinde ultra kısa ışık darbeleri yayan bir lazer, bir optik sistem ve çok özel bir kamera birleştirilir. Optikler, çok kısa olan lazer darbelerini daha kısa darbelere böler, böylece bu daha kısa darbelerin her biri kamerada bir görüntü oluşturur.

Kamera biyokimya ve temel fizikte kullanılacak

Kendi ifadelerine göre Wang, yaşam bilimlerinde minyatürleştirmek istedikleri, daha detayli işleyişleri görmek için temel fizik gibi alanlarda yeni ultra hızlı kamerayı kullanmayı istiyorlar.

Wang, "Ultra kısa ışık yayılımı, dalga yayılımı, nükleer füzyon, bulutlarda ve biyolojik dokularda foton taşınması ve biyomoleküllerin floresan çürümesi gibi son derece hızlı çeşitli fenomenleri açıklamada detayli çalışmak için bu kameranın çok ideal bir çözüm olduğunu vurguladı.”


Çeviri : İnanç Kaya

Kaynak : https://www.forschung-und-wissen.de/nachrichten/technik/kamera-macht-70-billionen-bilder-pro-sekunde-13373848

Bir Bilim Kurgu Daha Gerçek Oldu

Holodeck teknolojisinden bahsediyoruz.Bilim insanları sonunda, işitilebilir ve dokunsallığı hissedilebilir olan hologramlar geliştirebildiler.

Tüm bilim kurgu hayranlarının beklediği bir mesajdi bu. Onun için bu gelişme bilim insanlari arasında olduğu kadar, bilim kurgu meraklıları arasında da büyük bir heyecan yarattı.

Bilim insanlari, dokunduğunuzda hissedebileceğiniz bir 3D hologramı projelendirebildiler. Hologram ayrıca çeşitli renk tonlari da yayabiliyor.


Bringhton (İngiltere) de gerçekleştirilen bu araştırma gösteriyor ki: Star Trek gibi bilim kurgu dizilerinde olduğu gibi, hologram teknolojisi gelecekte bizlerin de günlük yaşamınin ayrılmaz bir parçası olacak. Ancak Star Trek bilim kurgu dizisindeki gibi, işleyen bir holodeck teknolojisine kavuşmada hala daha yolun başındayız.

Bununla birlikte, İngiltere'deki Sussex Üniversitesi'nden Ryuji Hirayama ve meslektaşları, şimdiye kadar kullanılan hologram teknolojisinde devrim yaratmayı ve Star Trek'in kurgusal holodeck'ine çok daha yaklaşmayı başardılar.

Bilim insanları, yüzeyini gerçekten hissedebileceğiniz üç boyutlu bir hologram tasarladılar. Araştırmacıların Nature dergisinde bildirdiği gibi ayrica bu hologram farklı renk tonlari da yayabiliyor .

Peki bunu nasıl oldu?

İlk olarak akustiği havaya kaldırmayı başardılar. Bu şekilde, ultrasonik dalgalar küçük ışıklı parçacıkları hareket ettirdi ve aynı zamanda havadaki sesler ise dokunsal direnç üretti.

Bilim adamları, 2018'de geliştirilen multimodal akustik tuzak ekranını yeni hologramlarının temeli olarak kullandılar. Bunlar MATD olarak adlandırılan serbest yüzen projeksiyonları sağladılar. Bu tip hologram ile, küçük parçacıklar lazer ışınlarıyla hareket ettirildi ve hedeflenen şekilde de aydınlatıldı.Sonuçta da bu durum insan gözü için bir hologram oluşturdu.

Ancak, burada bilim adamları parçacıkları kontrol etmek için lazer ışınları kullanmak yerine ultrasonik dalgalar kullandılar. Kullanılan ses basıncı, parçacıkları süspansiyon halinde tutan akustik bir alan oluşturdu. Parçacıklar saniyede 100 defaya kadar pozisyon değiştirebildıler. Böylelikle LED'lerin aydınlatması ile göz için görünür, yüzen ve hareketli bir görüntü oluşturuldu. İşte buna hologram diyoruz.

Piyasada bulunan malzemelerle üretilmiştir

Bilim adamları prototiplerini sadece uzman mağazalarda bulunan ucuz malzemelerle tasarladılar. Cihaz yaklaşık bir mikrodalga boyutundadır ve serbestçe düzenlenmiş toplam 512 ultrason hoparlöründen oluşur.

İlk testlerinde, araştırmacılar holografik olarak dönen bir dünyayı tasvir ettiler. Bu dünyanın içinde, harfler, sihirli bir küp ve iç içe geçmiş halkalar bulunmaktadir.

Hologram işitilemez bir sesle üretildiğinden, enerjiyi havada taşır ve orada tutar. Bu, enerjinin bir yan etkisi dokunulduğunda cildi tahriş edebilir.

Bilim adamları hologramı çok ucuza ve sadece ticari olarak temin edilebilir malzemelerle inşa ettiklerini vurgulayarak, hala iyileştirilmesi gereken yerler oldugunu söylediler. Hologram teknolojisi önemli ölçüde geliştirilebilir bir teknolojidir. Örneğin, daha yüksek frekanslar, daha güçlü ultrason hoparlörleri ve optimize edilmiş yazılım, daha net görüntüler ve daha yoğun dokunuşlar sağlayabilir.


Çeviri : İnanç Kaya

Kaynak: https://www.forschung-und-wissen.de/nachrichten/technik/wissenschaftler-haben-hoer-und-fuehlbare-hologramme-entwickelt-13373556

Venüs'te Yaşam İzleri Bulundu

  Venüs'te Yaşam İzleri Bulundu 450 dereceden fazla sıcaklığı bulunan, güneş sisteminin yaşama en düşman gezegeni Venüs`te, nasıl olurda...